Giriş

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m. 7 hükmünde düzenlenen altmış günlük dava açma süresi, idare hukuku doktrininde ve uygulamada genel olarak "hak düşürücü süre" olarak nitelendirilmektedir.1 Bu nitelendirmenin doğal sonucu; sürenin re'sen göz önünde bulundurulması, kesilmemesi ve durmamasıdır.

Son dönemde Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru kararlarında, sürenin "saf hak düşürücü süre" olarak yorumlanmasının her hâlde mahkemeye erişim hakkıyla bağdaşmadığına dair vurguların öne çıkması, bu klasik nitelendirmeyi tartışmaya açmıştır.

I. İYUK m. 7'nin Klasik Yorumu

Doktrinde hakim olan görüş, m. 7'deki sürenin niteliğinin maddi hukuk hak düşürücü süresiyle örtüşmediğini; ancak bunun usul hukukuna özgü bir hak düşürücü süre olduğunu kabul etmektedir.2

II. AYM'nin Bireysel Başvuru Kararlarındaki Esneme

AYM, son dönemde verdiği bir dizi kararda, idari makamın bildirim yükümlülüğünü ihlal ettiği veya idarenin sessizliğinin başvuru tarihini belirsizleştirdiği hâllerde, sürenin işlemeye başlamasına dair klasik yorumun mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini vurgulamıştır.3

III. "Fonksiyonel Askıya Alma" Önerisi

İYUK m. 7'deki sürenin "saf hak düşürücü süre" olarak yorumlanması, anayasaya uygunluğunu yitirmemekle birlikte; bildirim yükümlülüğünün ihlali ve idare sessizliği hâllerinde sürenin "fonksiyonel olarak askıya alınması" anayasal sınırlar dahilindedir. Bu öneri, sürenin niteliğini değiştirmez; uygulamada esnek bir yorumla anayasaya uygun hâle getirir.

Sonuç

İYUK m. 7'deki sürenin "saf hak düşürücü süre" yorumu, anayasal denetim karşısında savunulabilir olmakla birlikte, idari makamın bildirim ihlali ve idarenin sessizliği hâllerinde fonksiyonel olarak askıya alma yorumuna açıktır. Danıştay 10. Dairesi'nin son üç yıllık içtihat eğilimi de bu yönde okunabilir.